31 Aralık 2010

Gidiyo muyuz?






































HADİ ABİ!!!
Bu gece Moda'ya gelenlere şimdiden büyük geçmiş olsun

30 Aralık 2010

Üç aylık at işkencesi 86 yerine 43TL!!!



























I LOVE THIS GAME

29 Aralık 2010

İçimizden biri

Aşağıda yazanların hepsi gerçektir, benden şüphe duyanların google ellerinden öper.


24 Aralık 2010

Çok saçma artık



Çocuk mu yapsam, kurdela mı alsam n'apsam bilemedim

Mutlu yıllar beyler



Zombisiz günler dilerim

20 Aralık 2010

Modern zamanlarda temizlik ve ev toplama

Bu yazı ananemin ağzından çıkanlardan kulağımda kalan birkaç cümleye yılların tecrübesi eklenerek yazılmıştır.
Ebeveynlerinden ayrı yaşayanlara yöneliktir
Eve düzenli olarak gelen bir temizlikçi varsa aşağıdaki bölümlerin çoğu ihmal edilebilir.
Evde yaşayan bir ikinci/üçüncü kişi varsa (ev arkadaşı olur, sevgili olur artık bilmiyorum) işleme başlamadan önce evde yaşayan tüm diğer bireylerin eşyaları tespit edilip onlara ait olan odalara fırlatılmalı ve kapıları kapatılmalıdır (aynı şekilde onların odalarında bulunan kendi eşyalarınızı da salona falan fırlatmanız gerekiyor tabii).


Bölüm I: Ön Hazırlık

  • En rahat şort ve tişörtünüzü giyin (hava koşulları ne olursa olsun)
  • Saçınız varsa olabildiğince tepeden toplayın
  • Aklınıza gelen en gaz 3 albümü arka arkaya sıralayıp shuffle'ı açın (sürpriz olsun). Giyinme şarkıları, taksime çıkmadan önce dinlenen şarkılar, çok gazım patlıyorum gibi halihazırda listeleriniz varsa direk onlara abanın. 
  • Üşümiycekseniz camları da açın bir yandan ev havalansın.
Bu bölümde sizi bekleyen tehlikeler:
  • Ay dur önce bi kitaplığımı düzenliyim
  • Fransa'ya exchange'e giden Melis onlayn olmuş onunla iki çift laf ediyim
  • Evde süt bitmiş, önce bi markete gidiyim
  • Koray'ı arıyım bu akşam bişiy yapıyorlar mı öğreniyim.
  • Kaşlarımı alıyim/tıraş olıyım
  • Bi kahve suyu koyayım
Gerisini siz de biliyorsunuz, birbirimizi kandırmayalım şimdi. Yalan bunlar. Her ne yapmak üzereyseniz bırakın! Şort, tişört Bloc Party, Serdar Ortaç falan hazırsa siz de hazırsınız demektir.

Bölüm II: Kumaşlardan kurtulmak
  • Önce bulaşıkları mutfağa taşıyarak temizliğe başlanmaz, unutun bunu. Önce kumaşlardan kurtulunacak.
  • Kirli sepetini evin ortalarına bir yere yerleştirin, askıdan topladığınız çamaşırları koyduğunuz sepeti (sepet yoksa yatağı kullanın) yakınınıza alın. 
  • Fırlatma çalışmalarına başlayın. Tüm kirliler kirli sepetine, geri kalanlar don, tişört, kot falan ayırmadan temiz sepetine. 
  • En son film izlemek için salondaki kanepeye taşıdığınız yastık, yorgan falan varsa bunlar yatağa gidecek. 
  • Saçınızı kuruladığınız havludan, el bezine kadar kafanızı karıştaracak tek bir kumaş parçası kalmasın ortalıkta.
  • Kirli sepetine isabet ettiremediğiniz parçaları da içine doldurup banyoya geri taşıyın, temizlerin durduğu sepeti gözünüze takılıp sinirinizi bozamayacak bir noktaya taşıyın. Onlarla sonra ilgilenirsiniz.
  • (Kendinize güveniniz yüksekse bu noktada bir posta çamaşır atabilirsiniz makineye ama şart değil yani, nasılsa sepete tıkılı duruyorlar şimdilik)
Bölüm III: Bulaşıklar
  • Bütün evi gezin. Etrafta ne kadar bardak, kül tablası, tabak cart curt varsa mutfak lavabosuna, yetmediği yerde mutfak tezgâhına dizin.
  • Bu noktada SAKIN bulaşık makinesi doldurmakla uğraşmayın mutfağa siktiri çekip evi toplamanız gerekiyor şu an. (Bulaşık makinesi yoksa, yokluğunu sakın aklınıza getirmeyin, dağ gibi bulaşık tribine girmeyin)
  • Mutfaktan, bir daha asla oraya dönmeniz gerekmeyecekmiş gibi çıkın.
  • BU AŞAMADA KESİNLİKLE 'AY DUR BAŞKA BİŞEY AÇICAM' DİYEREK BİLGİSAYAR BAŞINA OTURMAYIN, OTURURSANIZ KALKAMAZSINIZ
Bölüm IV: Kağıt kalem makas
  • Kitaplık raflarına tıkıştırdığınız ve oraya ait olmayan her şeyi ya yere atın ya da çalışma masanıza falan tıkıştırın, onları koyacak bir yer bulun işte. 
  • Etrafa saçılmış dergi, kitap ve diğer kitaplık ürünlerini kitaplığa gelişigüzel tıkın. 
  • Ortalıktaki tüm kalemleri, kalemliklere doldurun (bu arada elinize bi kağıt alıp kalemlerin yazıp yazmadığını kontrol ederek eleme yöntemine koşabilirsiniz)
  • BU AŞAMADA KESİNLİKLE 'AY DUR BAŞKA BİŞEY AÇICAM' DİYEREK BİLGİSAYAR BAŞINA OTURMAYIN, OTURURSANIZ KALKAMAZSINIZ
  • Elinize bir kutu, çanta bir şey alıp banyoya ait olan her şeyi bunun içine doldurun ve banyoya gidip hepsini olmaları gereken yerlere koyun (çalışma masanın üzerindeki cımbız ve ayna, çantadaki parfüm, göz kalemi vs hepsi dahil, tabii bir de çantanızı da boşaltıp içindeki saçma şeyleri atmanız saçma olmayanları da ilgili yerlere koymanız gerekiyor)
Bölüm V: Çöp ve gereksiz eşyalardan kurtulma
Bu en zorlu aşamada iki ana tehditle karşı karşıyasınız:
  1. 'Aaaa bu kutularda neler vardı, dur şunları da bir elden geçireyim de evde gereksiz bir şey kalmasın' diyerek gözünüzde bir damla yaşla 17 yaşınızdaki sevgilinizin yazdığı mektuplara dalıp gitme
  2. Evde ne kadar fazla gereksiz eşya olduğunu fark edip, cinnet eşliğinde her bulduğunuzu çöpe atma
YAPMAYIN!!!
  • Ne olduğundan emin olmadığınız kağıt ve Cd'leri bir kutuda falan toplayın işiniz bitince bakarsınız.
  • Son üç aydır açmadığınız bir kutu, zarf, dosya vs. varsa ona sakın şimdi yaklaşmayın, first things first! Sonra bir kadeh şarap koyar oralara girersiniz canınız isterse.
  • Aynı şekilde içinde ne olduğunu bilmediğiniz hatta varlığını bile hatırlamadığınız ama dağınıklık yaratmayan hiçbir şeye yaklaşmayın.
  • BU AŞAMADA KESİNLİKLE 'AY DUR BAŞKA BİŞEY AÇICAM' DİYEREK BİLGİSAYAR BAŞINA OTURMAYIN, OTURURSANIZ KALKAMAZSINIZ
  • Çer çöp ne varsa atın. 
  • Müsvedde kağıtların hepsini bir çekmece ya da kutuya koyun, atmayın yazık. (bu sırada yarısı kullanılmış defterlerin boş sayfalarını koparıp müsveddelerin yanına koyma gibi deli saçması işlere girmekten kaçının)
  • Yemeksepeti siparişleriyle birlikte gelen plastik çatal-bıçakları ve ıslak mendilleri mutlaka atın
  • Dolan her çöp torbasının ağzını bağlayıp hemen kapının önüne çıkarın, sakın kenara yığmayın (çöp dediğin akar kokar) 
  • Çöpü dışarı koyarken özgürlüğünü ilan eden ayakkabıları ayakkabılığa koyun.
Bölüm VI: Toz alma, masa silme gibi basit işler
Ortada çok bir şey kalmamış olması lazım
  • Masanın üzerinde ne kaldıysa icabına bakın, bilgisayarın tozunu alın
  • Geçtiğiniz yerleri bir daha geri dönüp temizlemeniz gerekmeyecek şekilde bırakın, fazlalıkları toplaya toplaya ilerleyin (yerler ve camlar hariç)
  • Mutfak hala leş gibi,  oraya gitmeyin.
  • Elektrik süpürgesini çıkarın her yeri süpürün
  • HALILARIN ALTINI SÜPÜRÜN (o tozlar sonsuza kadar orada kalmayacaklar)
  • Banyo çok pis değildir, şöyle bir elden geçirip ilerleyin, banyonun çöpünü değiştirin.
  • Vileda kovasını doldurun, eve vileda yapın
  • Vileda yaptıktan sonra ıslak yerlere asla basmayın iz kalır.
  • BU AŞAMADA KESİNLİKLE 'AY DUR BAŞKA BİŞEY AÇICAM' DİYEREK BİLGİSAYAR BAŞINA OTURMAYIN, OTURURSANIZ KALKAMAZSINIZ
  • Bütün ev ıslak olacağından yerlerin kurumasını beklerken bulaşıkları makineye yerleştirin (makinesi olmayanlara büyük geçmiş olsun), tezgâhı da siliverin bir zahmet
PS: Camları da silmeniz gerekiyorsa gelişen teknolojiye güvenin. Benzincinin araba camlarını sildiği o tuhaf alet ve bir şişe camsil ile 15 dakkada bütün camları siler geçersiniz. O gazete kağıtlarını top yapıp kendinizi paralamak falan gibi yöntemler hakikaten bitmiş. Ben de bu gerçeği 2 ay önce 'bu işe yarar mı acaba yeaaaa' diyerek sepete attığım bir benzinci aleti sayesinde öğrendim.




Geçmiş olsun
Sevgiler.


PS: temiz kıyafetleri yığdığınız sepetin icabına bakın bir ara. 
Çok üşenenlere geçici çözüm: hepsine kirli muamelesi yapıp tekrar yıkayın


Hard disk yandı yanalı çok değiştim

Kedi beslemenin değişik bi kafası var. Her şeyi kırıyor, deviriyor bi kere. Bardak, tuzluk, ayna, dvd kutuları, HARD DİSK... Sağdan soldan topladığı börtü böceği getiriyor önüme koyuyor, damak zevkimizin aynı olmadığını anlayamadı hâlâ... Bütün kabloları koparıyor, telefona kaçıncı kez şarj aleti aldığımı hatırlamıyorum artık. Her saniye patlıyor yani. Sinirini de çıkaramıyorsun, istediğin kadar bağır, saçını başını yol, verdiği en extreme tepki gidip kumuna sıçmak oluyor. Neyse böylece hard disk gitti. Özene bezene onlarca albüm, film indir bugün bunu izlicem yarın şunu dinlicem diye sıralara koy, notepad'lere güzel klipleri emek emek kaydet sonra güüm. Hoşgeldin youtube, seni seviyorum free last.fm player plug-in.
Bir yandan omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi hop hop oraya buraya tıklıyorum, yıllardır dinlemediğim gruplar yeni klipler çekmişler onlara bakınıyorum, gizli DVD'cime çok daha sık gidiyorum reader'daki neredeyse her tavsiyeyi dinliyorum falan.
Bugün de süper uyandım nedense. Hava ısınmış, evi havalandır, kedi sev, karfura git, faturaları öde falan derken akşamüstü oldu. Şu an hava tertemiz (en azından öyle kokuyor), kedi uyuyor, aldığım yeni kahve süper kokuyor ve Heval'den link geliyor: Zoo Kid. Tavsiye edilen bir grup/film/sanatçı wikipedia'da çıkmayınca bir tuhaf hissediyorum. Dedektif gibi oradan oraya adamı arıyorum 'kimsin sen be adam' diye. Bazen heyecanlı olsun diye myspace'e bakmayı yasaklıyorum kendime.
Çenem düştü:

16 Aralık 2010

Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye usulca sokulup, gözüne kalem soktum

Şaka maka, hayatımda ilk kez dün gece üç kız yemeğe çıkmış olabilirim. Üç kız aktivitelerinden hatırladığım son anı, beş yıl önce falan İzmir Sineması'nda İpek ve Sibel'le gittiğim iğrenç bir romantik komedi.
Neyse dün de ofisten dönmüşüm, eşşek gibi yorgunum, gtalk bınk dedi. Başıma ne geldiyse bu gtalk yüzünden geldi zaten...Zeynep. Hadi akşam yemeğe çıkıyoruz diyor. E tamam. Nereye gidelim, nerede yiyelim derken aklıma bayadır gitmediğim Tavanarası geldi. Kaç kere gittim allah bilir ama Tavanarası'nda daha ne kötü bir şey yedim, ne de kötü bir şey içtim. O kadar iddialı mekân. Peynir tabağı, eski kaşar, mercimek köftesi, mücver, taze fasülye, kabak, patlıcan derken iki şişe Kalecik Karası içmişiz. O arada ne internet siteleri kurduk, ülkeyi nasıl değiştirdik anlatamam. Benim önümde her zamanki gibi defter açık, akla gelenleri yazma çabasındayım. Muhabbet koptukça kopuyor. Bir noktada Heval 'ya ekşisözlük gibi olursak nasıl idare deriz o kadar insanı' falan diyor öyle bir gazlardayız, bıraksan o saatte kız başımıza TBMM'ye yürüycez.
Onu da geçtim bu kopuşlar esnasında Heval'in aklına çok süper bir fikir geldi, biz de heycanlandık. Bilen bilir Tavanarası'nın masaları bitişiktir birbirine. ben de 'ay dur bunu hemen yazmamız lazım' heycanıyla, paniğiyle kaleme kağıda sarılmaya çalışırken olan oldu. Elimde tutmaya çalıştığım kalemin kontrolünü kaybettim. Kalem havalandı ve o hiç tanımadığımız erkeğin gözüne yakın bir noktaya isabet etti. Özrümüzü diledik, başımızı önümüze eğip güldük.
Her gece polis arabasıyla eve dönerek bitmiyor sayın seyirciler, üzgünüm.

Beni hafife almayın lütfen

12 Aralık 2010

Vay anam vay




In 1991, at age 15, Feist got her start in music when she founded, and was the lead vocalist for a Calgary punk band called Placebo (not to be confused with the English band Placebo).[1] She and her bandmates won a local Battle of the Bands competition and were awarded the opening slot at the festival Infest 1993, featuring the Ramones. At this concert she met Brendan Canning, whose band hHead performed immediately before hers, and with whom she joined in Broken Social Scene ten years later. In October 1993, Placebo opened a Radiohead concert in Alberta.[5]
In 1995, Feist was forced to take time off from music to recover from vocal-cord damage. She moved from Calgary to Toronto in 1996. That year she was asked by Noah Mintz of hHead to play bass in his solo project Noah's Arkweld. She played the bass guitar in Noah's Arkweld for a year despite never having played bass before. In 1998, she became the rhythm guitarist for the band By Divine Right and toured with them throughout 1998, 1999, and 2000.
In 1999, Feist moved in with a friend of a friend, Merrill Nisker, who then began to perform as an electro-punk musician Peaches. Feist worked the back of the stage at Peaches' shows, using a sock puppet and calling herself "Bitch Lap Lap".[6] The two also toured together in England from 2000–2001, staying with Justine Frischmann of Elastica and M.I.A.[7] Feist appeared as a guest vocalist on The Teaches of Peaches. Feist appears in Peaches' video for the song "Lovertits", suggestively rubbing and licking a bike. Later, Feist covered this song with Gonzales (whom she met while touring with Peaches) on her album "Open Season." In 2006, Feist contributed backup vocals on a track entitled "Give 'Er", which appeared on Peaches' album Impeach My Bush.

Kaynak: wikileaks

Maybe you did, maybe you walked, maybe you rocked around the clock

Offfff

Şu yıl bitse de dedi ki'deki anketler kendi kendine kapansa...
Tabii ki REM U2'dan daha iyi, hepimiz biliyoruz zaten.

Bir sabah uyandım ve çantamda iki adet kırılmış laboratuvar tüpü vardı.

Günlerden çarşamba, 30 Kasım çarşamba. Bir boşluğa uyandım ve kettle'da su ısınırken elimi çantaya attım. Bir şey battı, çıkardım, iç yüzeyine tütünler yapışmış kırık bir laboratuvar tüpü. Bir sigara yakıp koltuğa oturdum. Tık! kettle attı. N'aptık biz diye düşünüyorum... Aklımın köşelerinden yıkık duvarlar, insanlara bira sattığım dakikalar, bir bara dizilmiş onlarca shot bardağı, otel kapıları, tarihî bir asansör, bana ait olmayan bir telefon, tinerci çocuklar, darbuka çalan Sinan, tanımadığım insanlarla buluşmak için Çukurcuma'da attığım adımlar gibi deli saçması ayrıntılar geçiyor. Hepinizin yaptığı gibi ben de ilk olarak telefon ve cüzdanımı kontrol ediyorum. Tamam her şey normal.


Ffffııışşşşttt, bir önceki güne dönüyorum. Seda'yla internette konuşuyorum 'Efterklang konserine gidicez, önce Peyote'de bir bira içelim'. Tamam. Telefon çalıyor, Sinan. Askere gitmesine 1-2 gün kalmış. 'Akşam içiyoruz ona göre' diyor. Peki. Seda'yla Peyote'de bira içiyoruz akşam üzeri, Sinan geliyor: 'ne içiyorsunuz, tekila, bize bir bira üç tekila'. Hay allah! Konsere girmeden önce Asmalımescit sokaklarını turlayıp tanıdıklarla karşılaşıyoruz laylaylay. Hiçbirimiz Efterklang fanı değiliz ama eğleniyoruz konserde. Konser bitti n'aapıcaz? Annemin çok yakın bir arkadaşı Babylon'un sokağında yeni bar açmış, ikisini oraya sürüklüyorum. Leş kalabalık, gençler Song2'da patlamaya 10 yıldır olduğu gibi devam ediyorlar, önümüze kokteyller falan gelmeye başlıyor, viskili redbulllu. Sinan pipetine çektiği içkileri üzerime fışkırtıyor gülüyoruz. Laboratuvar tüpünden Jagermeister shot içiyoruz. Elimin neden kanadığı ortaya çıktı.

Dogz Star'a gitme kararı alıp mekânı terkediyoruz (her zamanki gibi). Çişimiz geliyor, bir otelin tuvaletini kullandıktan sonra nedense ben, resepsiyona gidip çok ünlü Fransız bir piyanist olan Robert'in misafirimiz olduğunu (Sinan) kendisine layık bir süit aradığımızı söylüyorum ve böylece çevredeki tüm otellere girip süitleri, kral dairelerini gezmeye başlıyoruz. Fransız piyanist Robert Almanca, hikayedeki rolü bir sır gibi saklanan Seda İngilizce, bense Fransızca konuşuyorum nedense. Süitlere girip yataklara oturuyoruz, musluk açıp kapatıyoruz, Sinan ayfonunun dandik kamerasıyla durmadan fotoğraf çekiyor, Seda her görevliye 'do you have a spa?' diye soruyor ve ben 'inanır mısınız onlarca otel gezdik bir oda beğendiremedim bu Robert'e' diyerek puan topluyorum. Dünyanın ikinci asansörü olan Pera Palas'ın asansöründe üst katlara çıkarken adam bize Agatha Christie'nin, Atatürk'ün o asansöre bindiğini falan anlatıyor.


Gezecek otel kalmayınca sokaklara geri dönüyoruz. Sokak çalgıcılarına bira ısmarlıyoruz, Sinan darbuka çalıyor, ben 15 yaşlarında tinerci bir kıza öğütler vererek elindeki bali dolu poşeti ayağımı altında eziyorum. Kızı evine yolluyoruz, sokaklarda dansediyoruz. Seda'yı da uğurlayıp Dogz Star'a yöneliyoruz.










Tam kapıdan girecekken Dogz Star'a bitişik yıkık binanın depo olarak kullanıldığını farkediyoruz ve içeri giriyoruz. Boş bira fıçıları, tavandan sallanan tek bir ampül ve yıkık duvarlar. Üst kata uzanan bir merdiven bulup çıkıyorum. Üst katın neredeyse yarısı yıkık. ' Deniiiiiiiiiiiizzzzzzzzz'diye bağıran Sinan'ı da üst kata çağırıyorum ve evi gezmeye çalışıyoruz.  İlerlediğimiz koridorlarda adım atmadan önce her defasında yeri tekmeliyoruz çünkü bir şeyler çöküp duruyor. Sallanan tek ampül sönüyor, kapı üzerimize kapanıyor ve biz bir şekilde (Sinanın ayfon ışığı sağlsun) oradan da birkaç çizikle çıkıyoruz.


Dogz Star kapısında moloz tozları içerisinde leş haldeyiz. Levent abi 'kızım siz nerden geliyorsunuz, naaptınız' diyerek üzerimi silkeliyor. Terasa çıkıyoruz. Shot üstüne shot derken barın arkasına geçiyoruz. Sinan'ın elinde shaker, muhteşem bir karışım hazırladığından falan bahsediyor, ben müşterilere hesapta bira veriyorum. Biraların kapağını açamıyorum birileri açıyor. Sinan taksiyle eve bırakıyor beni en sonunda. Apartmanın önünde, koluma asılı çantanın bana ait olmadığını farkediyorum. Anahtarım yoook telefonum yoook, yok da yok. Çantadaki telefon çalıyor, çantalar karışmış. Karışmamış da ben bile isteye başka bir çantayla çıkmışım oradan (Sinan dedi). Neyse, diğer mağdurlarla buluşup çantamı alıyorum, eve girip uyuyorum. Sabah kalkıyorum elim kanıyor.
Hey gidi Sinan...

11 Aralık 2010

Dün gece eve Mini Cooper'la geldim.

Hikayeyi uzattıkça uzatıcam, baştan söyliyim.

Biliyorsunuz geçen hafta These New Puritans konseri vardı. 10-12 kişilik bir grup gittik konsere. Çıkışta Yiğit Bülbül ve Zuhal Özkan Galata'da şarap içme önerisiyle geldiler. Enginar diye bir yer varmış peynir tabağı, ev şarabı hem çok ucuz hem çok güzelmiş. İyi dedik gittik. Şarap, peynir falan şahaneydi de donduk. Buradan Enginar yetkililerine sesleniyorum, peynir tabağına 1 TL zam yapıp dışarıdaki masalar için ısıtan sobalar alın lütfen, kapı önüneki soba alev imitasyonundan ileri gidemedi, uykudan yeni kalkan Heval Okçuoğlu, eski kaşarı tespit edememenin üzüntüsü de soğuğa eklenince perişanlıklardan perişanlık beğendi. 'New York 0 dereceydi burası 22 oley' mottosunu benimseyen Zeynep Oğuz boynu bükük, teselliyi peynirli tostta aradı, neyse.

Her neyse, mekân çalışanları 'kapatıyoruz artık' deyince Y.A. (kendisi Türkiye'nin en önemli yazarlarından birinin torunu olduğundan adının ifşa edilmesinden hoşlanmıyor, saygı duyuyorum. Bildiniz Ahmet Altan.) 'haydi Peyote'ye dedi. Masada bulunan 12 kişiden 8'i 'ay yok gitmeyelim, içtik bitti evlere dağılalım' gibi laflar etmeyerek manasız bir yarışa dahil olmuş oldular. Zuhal Özkan, Yiğit Bülbül ve Anıl Sağlam; Heval Okçuoğlu'nu (artık soyadı yazmıycam yetti) taksiyle Cihangir'e bırakıp, aynı taksiyle Peyote'ye dönecekler.
Geri kalanlar ben, Zeynep, Y.A. ve onun arkadaşı N. (o da ünlü olabilir önlemimizi alalım) yaya olarak onlardan önce Peyote'ye varacağız. 

Yola çıktığımızda içinde bulunduğumuz durumun imkânsızlığının bilincine varıp bir süre İstiklal Caddesi'nde koşuşturduktan sonra alternatif çözümlere yönelmemiz gerektiğini farkedip yolun ortasında duran polis arabasının camını tıklattık. Dedik çok acil Peyote'ye gitmemiz lazım, ölüm kalım meselesi lütfen bizi bırakın. Yapmadılar. O kadar ısrar ettik, yapmadılar da yapmadılar. Zeynep araçtan uzaklaşırken 'tecavüze uğrarsak siz sorumlusunuz' diyerek memur arkadaşların boğazına düğüm bıraktı. Diğer grubun saçma bir şekilde taksiden İstiklal'in başında inmesi ve yolda midye yemek için duraklaması sonucunda yarışı biz kazandık. Sana ihtiyacımız yok ey polis arabası diyerek kadeh kaldırdık. Buraya kadar anlattıklarımın konuyla hiçbir alakası yoktu. Tebrikler.

Gelelim düne: Beyoğlu sınırlarında bulunan 30 yaş altı nüfusun yarısı gibi biz de asker uğurlamasındaydık Lala'da. 
Neden Lala?
Lala, kalabalık Taksim gecelerinin kurtarıcı barıdır. Çünkü; Lala'nın kapalı bölümündeki dolu masa sayısı asla ikiyi geçmez, 3 bira içtikten sonra elinizi kolunuzu sallaya sallaya DJ kabini(???)ne girip youtube olsun, winamp olsun istediğiniz şarkıyı açarsınız, sıraya torrent koyup oturup başında bekleseniz yine bir şey demezler, hiç bir zaman hesap şişirmezler, kafaları kebap salonundan hallice müşteriler 25 dakika boyunca hesabı kontrol etme çabasıyla 'sen ne içtin, sen ne içtin, burda ne yazıyo, kim içti lan votka shot gizli gizli' derken sabırla başınızda beklerler ve bazı çirkin Asmalımescit mekânları gibi saat bir buçukta önünüze adisyonu koyup 'hadi kardeşim' demezler. Daha ne olsun. 
Buraya kadar anlattıklarımın da konuyla hiçbir alakası yoktu.
Saat dört, dört buçuk. Evlere dağılıyoruz. İstiklal bomboş. Alkolün rüzgarın, soğuğun etkisiyle bir havalara girdim, Kara Kitap'ın Galip'inden halliceyim. Soğuktan gözlerimi kıstım, yürüyorum, düşüncelere dalıyorum falan derken önümdeki Mini Cooper'ı fark etmemle bütün gizem dağıldı, ciddiyetsiz Deniz saniyesinde geri döndü. POLİS ARABASI!
Gün bugündü. O polis arabasına binilecekti. Gittim yanına, vurdum cama, iki polis. Buyrun hanfendi falan derken ağzımdan çıkanları kendim de dinliyorum. Hava soğuk, taksi yok, eteğim kısa, etrafta tuhaf tuhaf tipler var, birileri arkamdan geliyordu demin... attıkça atıyorum. Adamlar da bizim öyle bir yetkimiz yok, alamıyoruz maalesef falan ezberden kısa cümlelerle her atağıma karşılık veriyorlar. Ama son hamlemle ekarte ediyorum ikisini de: 'Saat dört buçuk, ben yalnızım, tehlike altındayım diyorum ve siz beni evime bırakmıyorsunuz. Emniyetin işlevi nedir bu ülkede?'. Halk otobüslerinde çıldıran teyzelerden bile iyiyim. Fuckyeahdenizaytekin.

Galiba araca yoldan geçenleri almaları gerçekten yasak. Önce dediler ki siz yürüyün biz size eskortluk yapıcaz. Tamam dedim. Ben önde, Mini Cooper en fazla üç metre arkamda yürüyoruz İstiklal'de. Akıl hastası gibi kendi kendime gülerek olabildiğince yavaş yürüyorum. Yıldırma politikası.
Sonunda dayanamadılar 'hanfendi ilk sokaktan sağa dönün araca alalım sizi' dediler. Döndüm ve durdum, onlarda durdu kapı açıldı polislerden biri indi koltuğu öne yatırdı atladım arkaya. Muhabbet ede ede geldik Çukurcuma'ya kadar. Çok sıkılıyorlarmış, herkes sokaklarda patlayıp içerken bütün gece arabanın içinde oturmak aşırı sıkıcıymış. Bi özendiler, bi özendiler... Askerimize hayırlı teskereler dilediler. İlk defa böyle bişiy gelmiş başlarına normalde onlar zorla milleti araca bindirirken böyle bir teşebbüs çok şaşırtmış onları. 

Birkaç hafta önce polis aracına dalan intihar bombacısı da benim taktiğimi uygulasa başarılı olur muydu acaba diye sordum, baya gerildiler hehe. Siren çalsak biraz? dedim yemediler. İnsan ne kadar içse yine bi parça paranoya baki kalıyor. Saat 5e geliyor, kapıya ulaşamadığın bi arabada iki adamla oturuyorsun, sokakta insan yok falan... Değişik.
Ne olur ne olmaz diye evden bi sokak önce indim arabadan. Sarhoş aklı işte... Arabada zarar vermeyen adam evimi öğrenip yarım saat sonra kapıya dayanıcak sanki, apartmana girerken arkama falan bakıyorum...Kafalaaarrrrrr kafallaaaarrrrrr.

Bu post, bu yola benimle birlikte baş koyan Zeynep Oğuz Atay'a gelsin.

7 Aralık 2010

Bunu almamız lazım

6 Aralık 2010

Kulak patlatmaya geliyorlar



Bayadır bir konser haberine bu kadar heyecanlanmamıştım. Son bir kaç ay içerisinde Liars, HEALTH, Black Heart Procession, Atlas Sound, Art Brut gibi 'hadi canım' dedirtecek isimleri sahnede görüp haddinden fazla şımarmış bünyemi  anlamlandıramadığım bir şiddette sarstı bu konser haberi. Belki de müziklerinin agresifliğinden... 'Liars da sahnede Penceremin Perdesini Havalandıran Rüzgar söylüyordu çünkü' dediğinizi duyar gibiyim, haklısınız.
Her neyse, övmekten çok yermeye, bok atmaya, öfleyip pöflemeye meğilli yarım aklımla Salon İKSV yetkililerini kutluyor, başarılarının devamını di(n)liyorum.

It was September harmful logic
It was September this is attack music.
It was September harmful logic
It was September this is attack music.
It was September harmful logic
It was September this is attack music.
It was September holy really
It was September this is attack!

3 Aralık 2010

Bu senenin en iyi klipleri vol.1

Şarkı kötüyse alamıyoruz, baştan söyliyim.
E-mail'le öneri alabilirim, bütün klipleri izlemiş olucak halim yok.
3 taneyle başlıyoruz.


Emeğe saygı beyler.
Bu çocukları pek sevmem ama şarkı kötü değil.


Bu klibe en iyi yorumu 'ne içiyorsanız bize de gönderin' diyerek Heval Okçuoğlu yaptı. Üstüne bir şey demek istemiyorum.
All time favorite.


Sağolsunlar bu klibin kilitlemediği browser kalmadı, milyonlarca Türk genci Londra'da büyümediği için gözyaşlarına boğuldu ekran karşısında.
Klibin yayınlandığı hafta Hindistan'da meditasyon kampında olup, kaçıranlara gelsin.
Arcade Fire albümüne zamanında overrated dediğimin de farkındayım. Konumuzun onunla ilgisi yok şu an.

Yanarım yanarım şuraya bir Foals bir de Gorillaz videosu koyamadığıma yanarım ama olmayınca olmuyor işte.

Alan Wilder effect!


Şunu nasıl göremedik hâlâ anlamıyorum.


2 Aralık 2010

Bunu koymasaydım da ne koysaydım